
Zombi sineması, başlangıcından bu yana her zaman modern çağ üzerine bir yorum yapma aracı olarak kullanıldı. Night of the Living Dead‘deki toplumsal çözülme, Dawn of the Dead‘deki tüketim çılgınlığı eleştirisi veya iktidarı ele geçirmek için insanların neler yapabileceğine dair kurgular… Çoğu durumda zombi filmleri, beyin yiyen ölülerin hikayeleri üzerinden insanlığın en kötü eğilimlerini inceleyen bir ayna görevi gördü.
Peki, gerçek dünyanın kendisi zaten bir korku hikayesi gibi hissettirdiğinde ne olur? Kendi gerçekliğimizdeki kusurları bu kadar net görebiliyorken, film aracılığıyla bu tür bir içebakışa hala ihtiyaç var mı? Muazzam bir yapım olan **’28 Years Later: The Bone Temple’**ın verdiği cevap şudur: İnsanlığı kurtaracak olan umudu, özeni ve şefkati vurgulamak. Alex Garland’ın (Ex Machina, Civil War) şaşırtıcı derecede iyimser senaryosu ve Nia DaCosta’nın (2021 Candyman) usta yönetimiyle bu devam filmi; en karanlık yerlerde bile sıcaklık ve empati buluyor. Bu, zombi türü için ferahlatıcı bir değişim ve 2026’nın ilk büyük filmlerinden biri.
‘The Bone Temple’, ’28 Years Later’ın Bıraktığı Yerden Devam Ediyor

Spike’ı (Alfie Williams) en son gördüğümüzde; eşofman giyen, sarı peruk takan ve Teletubbies’e takıntılı bir çete olan “Jimmys”in lideri Sir Lord Jimmy Crystal’ın (Jack O’Connell) himayesine girmişti. 28 Years Later‘ın finalinde bu grup biraz absürt görünmüş olsa da, devam filmi Jimmys’in aslında ne kadar yozlaşmış olduğunu vurgulamakta gecikmiyor. Spike, çetenin bir başka üyesiyle ölümüne dövüşmeye zorlandıktan sonra, kendilerini “manyaklar ve katiller kültü” olarak tanımlayan bu grubun içine çekiliyor. Lord Jimmy, şeytanın oğlu olduğu gibi çılgın iddialarda bulunurken, çete üyesi Jimmy Ink (Erin Kellyman) liderlerinin meşruiyetini sorgulamaya başlıyor.
Aynı zamanda, Dr. Ian Kelson (Ralph Fiennes), enfektelerin “Samson” (Chi Lewis-Parry) olarak bilinen Alfa lideriyle olan etkileşimlerinde çığır açan keşifler yapmıştır. Kelson, Samson’ın sürekli kendi “kemik tapınağına” geri dönmesinin nedeninin bir tür huzur arayışı olduğunu fark eder. Kelson ve Samson arasında gelişen beklenmedik dostluk, enfektelerin sadece dinmeyen bir öfke ve şiddetten ibaret olmayabileceğini gösteriyor.
Dünyanın Sonunda Şefkatin Önemi

DaCosta ve Garland, The Bone Temple‘ı Jimmys çetesiyle başlatarak bu canavarca dünyadaki mutlak insani eksikliği gözler önüne seriyor. Çete, karşılaştıkları herkese vahşice saldırıp işkence yaparken, yaptıklarını bir tür “hayır işi” olarak adlandırıyor. Korku filmleri genellikle dünya cehenneme döndüğünde insanların ne kadar ileri gidebileceğini gösterir, ancak nadiren The Bone Temple‘daki kadar sadistçe bir tablo çizer. Spike’ın bu vahşete bakamaması veya kusması, onun çete tarafından bir yabancı olarak görülmesine neden olur. Ancak bu karanlığın içinde DaCosta ve Garland, en küçük nezaket anlarının ne kadar hayati olduğunu da gösterir.
Bu şefkat akımı özellikle Kelson ve Samson arasındaki büyüleyici dinamikte kendini gösteriyor. Empatinin bir zayıflık olarak algılanabileceği bir türde, bu film bunu asla bir zayıflık gibi işlemiyor. Aksine, Kelson’ın nezaketi Samson tarafından kabul ediliyor ve ödüllendiriliyor. Film, yaşlı bir adam ile devasa, çıplak ve enfekte bir adam arasındaki dostluğu gerçekten dokunaklı kılmayı başarıyor; hikayenin zombi türünü bu kadar beklenmedik yollarla altüst etmesi tek kelimeyle muazzam.
Nia DaCosta ve Alex Garland’ın Zekice Yaklaşımı

2002 yapımı 28 Days Later ile Garland ve Boyle, zombi filmine karakter odaklı, kişisel bir dokunuş getirmişti. On yıllardır izleyiciler bu ikilinin yeniden bir araya gelmesini bekledi ve bu bekleme süresi meyvesini verdi. Garland’ın yazımı, hem enfektelerin hem de enfekte olmayanların aslında “insan” olduğunu asla unutmamamızı sağlıyor. Bu kabus gibi dünyaya zerk edilen insaniyet, serinin ve genel olarak modern korku sinemasının en güzel anlarından bazılarını doğuruyor.
Nia DaCosta, bu evrene şimdiye kadarki en iyi filmiyle imzasını atıyor. Danny Boyle’un yönetimi daha kaotik ve dikkat çekiciyken (özellikle iPhone ile çekilen sahneler), DaCosta daha dengeli bir yaklaşım sergiliyor; izleyiciyi hem ekrandaki dehşetle hem de sessiz güzellik anlarıyla baş başa bırakıyor. 3. perdedeki hareketli sahnelerde ise enerjiyi nasıl yükselteceğini çok iyi biliyor. Ayrıca, görüntü yönetmeni Sean Bobbitt ve Oscar ödüllü besteci Hildur Guðnadóttir’in katkılarıyla, görsel ve işitsel açıdan serinin en etkileyici halkası ortaya çıkıyor.
Performanslar: Ralph Fiennes ve Jack O’Connell
- Ralph Fiennes: Dr. Kelson rolünde harikalar yaratıyor. Etrafı kemiklerle çevrili bir sığınakta yaşayan, Duran Duran ve Radiohead plakları dinleyen, her şeye rağmen merhamet umudunu yitirmeyen bir adamı oyunbaz ve dokunaklı bir şekilde canlandırıyor.
- Jack O’Connell: Sir Lord Jimmy Crystal rolüyle, abartıya kaçmadan derin bir dehşet uyandırıyor. Öngörülemez ama manipülasyonlarında kasıtlı olan bu karakter, korkutucu olduğu kadar merak uyandırıcı.
- Chi Lewis-Parry: Samson rolünde, öfke virüsüyle enfekte birinin içsel evrimini ve sessiz monoloğunu yansıtarak filmin en duygusal sahnelerine imza atıyor.









![The Lost City: Kayıp Şehir [İNCELEME] 24](https://begza.com/wp-content/uploads/2022/06/The-Lost-City-Kayip-Sehir-INCELEME-330x220.jpg)